İstanbul’un Mimari Eserleri

 Zaman Süreci: Derindeki Tarih İstanbul…
Hangi zamanda olduğumuzu unutturan ve hatırlatan yapılarıyla muazzam ihtişamı ve eşsiz tecrübeleriyle yaşamaya devam ediyor. Geçmişten gelen köklü eserleriyle zenginleşen enerjisi, zamanın tüm olumsuz koşullarına rağmen pek çok açıdan çekici ve gizem dolu anlara tanıklık etmemize kapı aralıyor. Yaşanılan her yapının oluşturulmasında maddesel ölçülerden ziyade mevcut ruhunun da o yapının tanımlanmasında ve tamamlanmasında etkili olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte her alanda seçilebilen duyumlar ve bilincimizi etkileyen hislerin bizi bir şekilde yönlendirebildiğini biliyorum. Eserlerin kapsamında yatan tarih, derin ve köklü bir oluşumu çok daha öncesinden başlamış oluyor aslında. Böyle eserlerde oluşan kudretli enerjiyi, alandaki varlığımızla da bilincimiz ve yetebildiğimiz kadar hissedebiliyoruz. Bu da bize eşsiz bir deneyim sağlıyor bazı özel alanlarda.

Karar Verelim: Zengin Bir Doku
İstanbul’u bu eşsiz eserlerin ve köklü tarihinin çerçevesinde şekillenmiş bir metropol olarak tanımlayabiliriz. Tüm bu eserleri ve kuvvetli hissiyatını, içeriğinin oluşturduğu bu zengin doku ile birlikte tecrübe edebiliriz.

Büyük kadetral Ayasofya.
537 yılında yapılan ve yüzyıllar boyunca Hristiyanlığın en önemli ibadet yeri olarak kullanılan bu yapı, 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesiyle camiye dönüştürülmüştür. Yapının merkez devasa kubbesi, 55.6 metre yüksekliğe ve 31.6 metre çapa sahip. Bu ölçü Orta Çağ boyunca hiçbir yapıda görülmedi. Üstelik doğrudan taşıyıcı sütunlar üzerine değil, dört büyük kemer ve bu kemerlerin oluşturduğu pencere delikli pandantifler (pandantif, mimaride kare veya çokgen planlı yapıların üzerine dairesel bir kubbe oturtulmasını sağlayan küresel üçgen şeklinde bir geçiş elemanıdır) üzerinde oturtulmuş bir eser. Bu sistem, bu ölçekte mimarlık tarihinde ilk defa bu yapıda uygulanmış. Bizanslı tarihçiler bu görüntüyü gökyüzünden inmiş bir taç olarak tanımış. Bu sistemde ana kubbenin yükünü paylaşan yan kubbeler ve tonozlar yer alıyor. Bu yapılar ağırlığı yatayda dağıtarak merkeze iletiyor. Akustik tasarımıyla da dikkat çeken bu yapı, sesin kubbede dağılıp geri yansımasıyla elde ettiği bu akustik sistemi ile de eşsiz bir tasarımdır. Depremler ile onarılan ve aynı zamanda onarımında öğrenilen mimari detaylar pek çok yapı için yardımcı olmuş, pek çok yerden çeşitli olarak kullanılan özel taşlarla da yapının statüsel seviyesi belirtilmiş. İçerisinde pek çok mozaik, altın, gümüş ve cam karışımı olarak sergilenmiş. Mozaikler aynı zamanda iç mekânın nem dengesini korumakta. Zemin taşları estetik ve mühendislik açısından dikkatle seçilmiş yüksek kaliteli malzemelerden üretilmiş. Çoğunlukla mermerin kullanıldığı her alanda bu seçilen taşlar yine sağlamlığı ve uzun ömürlülüğü açısından tercih edilmiş. Ve tabii statüsünün gücünü de temsil ediyor. Sarnıçlar, tüneller, pek çok detayı yine müthiş bir mühendislik harikası olarak karşımıza çıkar. Bizans dönemi sanatı ve sonrasında eklenen Osmanlı sanatı birleşerek bize eşsiz ve unutulmaz bir görsel şölen oluşturmuş.

Photo credit: @pinterest

Bizans Harikası Yerebatan Sarnıcı.
Ayasofya’nın yanındadır. 542 yılında şehrin su ihtiyacı için yaptırılan sarnıcın 100 bin tona yakın su depolayabileceği söyleniyor. Üzerindeki tuğla örgülü tonozu taşıyan 336 sütun var. Doğu-batı yönünde 28, güney-kuzey yönünde 12 sütun sırası bulunuyor. Kuzeybatı tarafındaki 2. Abdülhamit döneminde kapatılan alan içerisinde kalan 41 sütun ise bugün görülemiyor.

Boyut ve yapı: Yaklaşık alanı kaplayan sarnıç, 140 metre uzunluğunda ve 70 metre genişliğinde. 9 metre yüksekliğindeki 336 mermer sütun, 12 sıra hâlinde 28 sütun oluşturarak mekânı destekliyor.

Devşirme malzeme: Sütunların çoğu daha eski yapılardan getirilmiş olup Korint ve İyon üsluplarında farklı mermer türlerinden oluşuyor.

Medusa başları: Kuzeybatı köşesindeki sütun kaidelerinde, Roma dönemi heykel sanatının başyapıtlarından olan iki Medusa başı bulunuyor. Biri ters, diğeri yan duran bu başların kökeni kesin olmamakla birlikte Çemberlitaş’tan getirildiği tahmin edilmekte.

Yalıtım ve dayanıklılık: Duvarlar ve zemin, su geçirmezliği sağlayan özel bir horasan harcı ile kaplanmış.

Onarım tarihçesi: Osmanlı döneminde Kayserili Mehmet Ağa ve II. Abdülhamid tarafından onarılan yapı, 1985-1987 yılları arasında kapsamlı bir temizlikten geçerek müze hâline getirilmiş.

Son restorasyon (2022): İBB Miras tarafından yapılan son çalışmayla sarnıç depreme karşı güçlendirilmiş, eski beton platform kaldırılarak yerine su seviyesine daha yakın, yürüyüşü iyileştiren çelik bir platform eklenmiş.

İngiliz yazar ve gezgin Julia Pardoe (1804-1862), 1836’da İstanbul’a yaptığı ziyaretin ardından 1838’de yayımlanan “The Beauties of the Bosphorus” (Boğaziçi’nin Güzellikleri) adlı ünlü eserinde Yerebatan Sarnıcı’nı ve İstanbul’un atmosferini gravürlerle detaylıca resmetmiş. Pardoe’nun tasvirleri, 19. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unu anlamak için önemli bir kaynak sayılmakta. Yerebatan Sarnıcı’nı notlarında şöyle ifade ediyor:

“İnsanoğluna tamamen ulaşmanın yasaklandığı esrarengiz bir uzaklık. Uzaklaştıkça gölgeleri derinleşen ve küçülerek gözden kaybolan sıra sıra sütunlar, her nesneyi yumuşatan alacakaranlık ve bu tuhaf su sarayına hâkim olan muhayyel sükûnet. Burada insan sesi, bir an için karanlığa doğru sürüklenen, kulaklardan tamamen silinmeden önce kelimelere tahvil olan ve sanki gaipten gelen uzun akisler uyandırıyor. Bütün bunların bir araya gelmesi, buraya dehşetengiz ve tüyler ürpertici bir hava veriyor.”

Photo credit: @pinterest

Muazzam Saray Topkapı.
Osmanlı hanedanının ikametgâhı Topkapı Sarayı 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ediliyor. 400 yıl, 3 kıtada yer alan bir devletin yönetim merkezi. Saray bir defada inşa edilmemiş, sürekli devam eden bir genişleme ile oluşmuş. Mehmed’in 1459 tarihli fermanıyla inşa edilen İstanbul’daki Topkapı Sarayı, Osmanlı mimari ihtişamının bir örneği. Osmanlı, İran ve İslam tarzlarından etkilenen yapının inşası 1465 yılında tamamlanmış. Saray dört ana avludan oluşuyor ve her avlu farklı bir işlevselliğe sahip. Topkapı Sarayı, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamını yansıtan Harem Dairesi, Kutsal Emanetler Bölümü, Devlet Hazinesi ve muazzam bahçeleri ile dikkat çekiyor. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m²’lik bir alanda yer alan sarayın bugünkü alanı 80.000 m²’dir. Tüm teknik bilgilerinden ziyade ihtişamlı sanatıyla pek çok entrika ve zenginliğe de ev sahipliği yapan bu sarayın içine girdiğimizde, eminim her baktığınız köşe size de dolu ve yoğun hissettirir. İç içe geçmiş koridorları, hamamları, her bir alanı, gizli odalarıyla büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun hem yönetim alanı, hem aile alanı, hem çalışan alanı; pek çok iç içe geçmiş farklı süreçleri bünyesinde barındıran zengin bir enerjiye sahip.

Photo credit: @pinterest

Kız Kulesi aşkı, Galata Kulesi.
Efsaneye göre Galata Kulesi ve Kız Kulesi birbirlerine âşık iki kule. Kavuşmaları imkânsız görünen bu iki kule, günden güne özlemlerinin gittikçe arttığı bir gün Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kuleye tırmanması ile birlikte aralarındaki boğazın artık sorun olmayacağı, bu adam sayesinde uzaklıkların aşılabildiği, bir iletişim, bir akış sağlanabildiği tecrübe edilmiş. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Avrupa yakasından Anadolu yakasına uçması da aslında iki kulenin aşkına bağlanmakta. Rivayete göre Hezarfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi’nin yüzyıllardır biriktirdiği mektupları yanına alarak kanatlanmış ve uçuşu sırasında Kız Kulesi’ne bu mektupları bırakmış. Aşkının karşılıksız olmadığını anlayan Kız Kulesi ise mektuplardan sonra daha da güzelleşmeye başlamış ve böylelikle de Galata Kulesi sevgisinin karşılıksız ve tek olmadığını anlamış. Sevginin ancak bir çeşit iletişimle görünebildiği ve büyüyebildiğini bu hikâye vasıtasıyla da tekrar idrak etmiş olmamızı değerli buluyorum. Hissedilen duygular bir şekilde aktarılmalı ki yaşamış kabul edilelim kendimizi. Bu şekilde yaşıyor hissedebilmemiz için bir yol bulup bir şekilde anlatmalı, konuşmalı ve paylaşmalıyız. Bu sadece kendimize göre de olabilir; bazen kimse anlayamaz, bazen anlatamazsın ama bir şekilde özümüze inecek bir yolun kapısı ancak bizden açılır. Çoğu kapı içerden açılmalı… Ve tabii bir insanın kendini yaşamış sayması için kalbindekileri yansıtması, işte ancak bu cesarete sahip olduğunda mümkün olduğunu düşünüyorum. Yoksa kendi içimizdeki belirsizliğin bizi yönetmesine izin veriyoruz, savrulmaya izin veriyoruz. Evet, birdeyiz hepimiz; idrak etmiş olsak da olmasak da. Ve fakat, aynı zamanda bahşedilen akıl ve bilinçdışı duyularla, aktarılan ata mirası ve özümüzün bu zamandaki rolünü göz önünde bulundurarak kendimizi de fazlaca hiçe saymak, bırakmak, bu alanda bilinçle savaşmayıp öğrenmeyip kolaya kaçmak bir çeşit öz kibir veya tamamen tembel bir bırakma olarak düşünüyorum.

İstanbul’un odak noktalarından Galata Kulesi, yüksek giriş katı ve bodrum katı ile beraber 11 katlı, yığma moloz taş örgü sistemde inşa edilmiş silindirik planlı bir yapının üçüncü kata kadar olan kısmı Ceneviz mimarisinin, diğer katları ise Osmanlı mimarisinin karakterini yansıtıyor. Kulenin dış duvarlarının kalınlığı 3,75 metre, plan iç çapı 8,95 metre ve dış çapı 16,45 metre. Yapı, Roma ve Bizans mimari unsurlarına dayanan Romanesk mimarisine sahip. Galata Kulesi’nin büyük eklemli duvar gövdesi üzerinde yer alan pencereler tuğla örgülü, yuvarlak kemerli. Giriş kapısının üzerinde bulunan yuvarlak kemerli pencerenin askerlerin gözetleme yeri olarak kullanıldığı bilinmekte. Ayrıca kulenin girişinde II. Mahmut döneminde yapılmış 16 mısralık bir kitabe bulunur. Günümüzde 61 metre yüksekliği ile Galata Kulesi, 360 derecelik İstanbul manzarasını izlemek için hem İstanbulluların hem de turistlerin ilk akla gelen turizm duraklarından biridir. Kulede sosyal ve kültürel etkinlikler de düzenlenmekte.

Photo credit: @pinterest

Sevgili Kız Kulesi.
Kökleri milattan önceye uzanan Kız Kulesi, yalnızlığın, korunmanın ve ulaşılmazlığın simgesi olan görünümü ve kendine özgü estetiğiyle yüzyıllardır âşıklara olduğu kadar aralarında ünlü yazar, şair, ressam, müzisyen ve fotoğrafçının da bulunduğu çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Kız Kulesi’nden bahsederken “deniz içinde karadan bir ok atımı uzaklıkta sanatkârane yapılmış yüksek bir kule” ifadelerini kullanmış. Doğal taşların kullanımı, binanın dayanıklılığını artırmak ve estetik bir görünüm kazandırmak amacıyla yapılmış. Kız Kulesi’nin temeli denizin üzerine inşa edilmiş ve bu temelde büyük doğal taş blokları kullanılmış. Bu büyük taş bloklar binanın denize dayanıklılığını sağlıyor. Kulenin dış duvarları ve dış cepheleri de doğal taşlarla kaplanmış. Bu taşların Bizans dönemine ait olduğu düşünülür. Taşlar, binanın dayanıklılığını artırır ve onu çevresindeki deniz etkilerinden korur. Kız Kulesi’nin iç mekânlarında ve bazı bölümlerinde mozaikler ve seramik süslemeler kullanılmış. Bu süslemelerde de doğal taşlar sıklıkla kullanılmış. Mozaikler ve seramikler, binanın iç mekânlarını renklendirmiş ve estetik açıdan zenginleştirmiş. Doğal taşların kullanımı, Kız Kulesi’nin tarih boyunca ayakta kalmasını ve İstanbul Boğazı’nın sembolik yapısı olarak varlığını sürdürmesini sağlıyor. Kulede İstanbul ve yakın çevresinin jeolojisini oluşturan kayaçların yaygın kullanımı dikkat çeker. Özellikle Devoniyen yaşlı kireçtaşları, bazalt lavları ve İstanbul mimarisinin vazgeçilmez malzemesi küfeki taşı bunlardan bazılarıdır.

Teknikten ziyade anlatılan hikâyeler, gördüğü ve yaşadığı olaylar yapıları hepimiz tarafından özel kılar. Varlığı hayatımızın bir bölümüne mutlaka değinir; en basit yansıması olarak Kız Kulesi gibi herkes kendini bazen her şeyden uzak hissedebilir… Lakin ne olursa olsun, nasıl hissedersek hissedelim, ilelebet olacak tek şey tıpkı onun gibi varlığımızın eşsizliği ve görkemi. Ve varlığımızı oluşturan, kimliğimizi oluşturan, yaşamımızı oluşturan yapı taşlarından biri de hissettiğimiz duyular; her türlüsü bizden, bizi yaratan kaynaklar. Yalnız hissettiğimiz anlar. Mutlu hissettiğimiz başarılar. Kazandığımız emek karşılığı. Yitirdiğimiz ilgi eksikliği. Korktuğumuz kayıplar…

Sonuç Değerlendirmesi:
Özel Yapı Taşları İstanbul bir sanat dilimi, bir tarih yapıtı, bir eşsizlik; büyük, derin ve varlığına bünyesinde barındırdığı her şey ile devam etme… Bir cümle okumuştum, manası şöyle: Sevdiğimizle tartışsak da, bazen anlaşamasak da, bazen güç olsa da birlikte kalmak ya da zamana ihtiyacımız olsa da kendi özümüzün yolculuğunda; kısacası ne olursa olsun asıl mesele, sevdiğimizin varlığının eşsizliğini ve onun özelliğini asla hiçe saymamak. Kendimizi kıymetli, güvende hissettiğimiz sevgi ile birlikte olmanın hayattaki en büyük şans olduğu… Önce bu sevgiyi kendimizde hissedebilmeliyiz ki paylaşabilelim; verebilmemiz bizi almaya layık kılacaktır zaten. Mektuplarımızı taşıyacak uçabilen bir adam her zaman kulemize tırmanmayacaktır; fakat o an geldiğinde bugün ve yarın da güvenle mektuplarımızı emanet edebileceğiniz bir sevgi diliyorum hepimize. İstanbul gibi köklü, özenli yapıların inşa edildiği ve korunabildiği; savaşlarla, kutlamalarla, keşiflerle, gizemlerle, doğal afetlerle, çabayla, zorluklarla da akışla da her zaman ayakta kalan, güçlenerek varlığını sürdürebilen, yaşatabilen; her birimizin hayatındaki tüm sevgilere…

(Sınırlı yapıları yazdım lakin yazılmayan her yapı için aynı özen ve değeri taşıyorum.)

Teknik bilgiler internet üzerinden teyit edilerek verilmiştir.)

Restoratör İç Mimar
Betül AKYAZI

 @marben.design